rabiayuksel

28/9/2009 - EN SONUNDA ÖĞRENDİM ...

Kategori: Bunlarda benden
EN SONUNDA ÖĞRENDİM

En sonunda öğrendim galiba ya da kafama vura vura zorla öğrettiler...
Neyi mi ? Aklımı kullanmayı...
İyice tanımadan hiç bir insana bağlanmamayı...
Beni takmayanı takmamayı...
Verdiğim değeri hak etmeyen insanları silmeyi...
Arkama dönüp bakmamayı...
İnsanları değiştiremeyeceğimi (özellikle yalancıları)
İnsanların dolduruşuna gelmemeyi...
Çamura taş atmamayı (mutlaka üstünüze sıçrıyor)
Hiç kimse için kendime saygımı yitirecek bir şey yapmamayı...
Gözyaşlarımın değerini bilmeyi ve onları değmeyecek şeyler için harcamamayı...
Bir çift tatlı söze kanmamayı...
Ben izin vermeden kimsenin beni üzemeyeceğini...
Kendimin her şeyden önemli olduğunu ÖĞRENDİM!
Seni Kaybettim ama Kendimi Kazandım....
...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/9/2009 - İSTANBUL

Kategori: Bunlarda benden
9 dilde İstanbul
İstanbul'un pek çok dilde çok farklı isimleri bulunuyor.
Grekçe: Vizantion
Latince: Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma
Rumca: Konstantinopolis, İstinpolin, Megali Polis, Kalipolis
Slavca: Çargrad, Konstantingrad
Vikingce: Miklagord
Ermenice: Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli
Arapça: Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma
Selçuklular zamanında: Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul
Osmanlıca'da: Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, İstanbul, İslambol, Darü's-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü'l-Hilafetü'l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-i Saadet.

*****************

Semt isimleri

Aksaray: Fatih'in sadrazamı İshak Paşa, İç Anadolu Bölgesi'ndeki Aksaray'ı ele geçirdikten sonra orada yaşayan bölge insanlarını bugünkü Aksaray semtinin bulunduğu yere gönderir. Aksaraylılar da semte adlarını verirler.

Ahırkapı: Marmara Denizi'nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi olan bu semte, Padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer aldığı için Ahırkapı ismi verildi.

Aşiyan: kuş yuvası
Aşiyan: Günümüzdeki ismini şair Tevfik Fikret'in burada bulunan, Farsça'da kuş yuvası anlamına gelen 'Aşiyan' isimli evinden alıyor.
Bağlarbaşı: Semt, en ünlü bağ ve bahçelerin bir dönem burada yer almasından dolayı bu adla anılıyor. 

 

Bebek: Semtin isminin nereden geldiği konusunda iki rivayet bulunuyor. Bunlardan ilki, Fatih Sultan Mehmet'in bölgeyi koruması için gönderdiği bölükbaşının Bebek lakaplı olması. Diğeri ise padişahın semtteki bahçesinde gezerken yılan görüp korkan şehzadesine bebek demesi ve bundan sonra bahçesinin bebek bahçesi olarak anılması.

Beşiktaş: İlk görüş, semtin ismini Barbaros Hayrettin Paşa'nın gemilerini bağlamak için diktirdiği beş taştan aldığı yönünde. Diğeri ise bir papazın burada yaptığı kiliseye Kudüs'ten getirdiği beşik taşını koyduğu ve ismin buradan geldiği yönünde.

Beyazıt: Sultan II. Beyazıt'ın buraya kendi ismiyle anılacak bir külliye yaptırmasından sonra semt, Beyazıt olarak anılmaya başladı.

Beyoğlu: Semtin isminin nerden geldiği konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Bunlardan ilkine göre, İslamiyet'i kabul edip burada oturmaya başlayan Pontus Prensinden adını alıyor semt. Diğerine göreyse, 'Bey Oğlu' diye anılan Venedik Prensinin burada oturmasından geliyor semtin adı. Son bir rivayet de, burada oturan Venedik elçisine, yazışmalarda, "Beyoğlu" diye hitap edilmesinden semtin bu adla anıldığını söylüyor.

Bakırköy: Bizanslıların 'Makri Hori' dedikleri semt, 14. yüzyılda Osmanlıların eline geçince 'Makriköy' adını aldı. 1925'te ulusal sınırlar içindeki yabancı kökenli adların değiştirilmesi sırasında Atatürk'ün isteğiyle semt Bakırköy adını aldı.

Bostancı: Semt, adını eskiden her türlü meyve ve sebzenin yetiştirildiği bostanlardan biri olmasından alıyor.
 

Depremde çatlayan kapı
Çatladıkapı: Bizans zamanında yapılan surların Sidera adı bir verilen kapısı, 1532 tarihinde meydana gelen depremde çatlayınca, hem semt hem de kapı Çatladıkapı olarak anılmaya başladı.

Çemberlitaş: Bizans'ın en önemli meydanlarından Constantinus Forumu'nun bulunduğu yerdeki büyük sütunlardan birisi olan Çemberlitaş, semte adını verdi.

Çengelköy: Eskiden gemi çapaları bu köyde yapıldığı için isminin buradan geldiği tahmin ediliyor.
Çıksalın: Güzel manzaralı, geniş bir çevreye hakim olan bölgeye, halk arasında "çık, salın" denilmeye başlandı.
Eminönü: Osmanlı döneminde çarşıdaki esnafı denetleme yetkisi 'Emin'lere aitti. Semt, adını burada bulunan 'Gümrük Eminliği'nden alıyor.

Feriköy: Semt adını Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yaşayan Madam Feri'den alıyor. Bölgede bulunan geniş topraklar padişah tarafından Madam Feri'nin eşine bağışlanmıştı. Ama eşi ölünce semt onun ismiyle anılmaya başlandı.

Galata: Gala, Rumca da "süt" anlamına geliyor. Bir rivayete göre Galata'nın adı semtteki süthanelere gönderme yapılarak türetildi. Başka bir görüşe göre ise İtalyanca 'denize inen yol' anlamına gelen 'galata' kelimesi düşünülerek bu isim verildi.

Horhor: Fatih'te bulunan semt, adını Horhor çeşmesinden alıyor. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet bölge civarında yürürken yerin altından su sesleri duyar ve yanındakilere, "Buraya bir çeşme yapın baksanıza 'hor hor' su sesleri geliyor" der ve buraya bir çeşme yapılır. Çeşme de semt de Horhor ismiyle anılmaya başlar.
Okmeydanı: Fetih Ordusu kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta geçirmiş. Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış.

Kadıköy: Futbolun mabedi olan ilçe  Zamanın musiki üstadı Sine Kemani Nuri Bey’in anlatışına bakılırsa, futbola meraklı ilk Türk gençleri bir kulüp kurmağa, daha bir derli toplu birleşmeye karar vermişler. Çok geçmeden arzularını yerine getirmiş, elbiseyi de seçmişler; gömleğin göksü, yakası, kol kapakları beyaz, öbür tarafları kırmızı, pantolon keza beyaz. Kuşdili Papazın çayırlarında kendi aralarında maçlara girişmişler. Moda’daki İngilizlerden, Rumlardan mürekkep (oluşan) takımın derecesine erişmek, onları yenmek baş emelleri(en büyük arzuları). Eski cimnastikçi ve idmancılardan Sine Kemani Bay Nuri’nin rivayetine göre, ilk oynayanları sayalım: Kendisi(Nuri Bey), Emced Bey, Mehmet Ali ve kardeşi Neşet Beyler, Reşat Danyal Bey, Hafız Mustafa, Topçu zabiti Cevdet Bey, Eşref Bey, Hüsnü Paşa zade Bahriyeli Fuat Bey, Mekteb-i Sultani’li Daniş, Tahsin (Şair Tahsin Nahit) Bey, Sarı Şevki.

Şişli: Şiş yapımıyla uğraşan ve Şişçiler diye anılan bir ailenin burada bir konağı olduğu ve 'Şişçilerin Konağı'nın zamanla değişikliğe uğrayarak 'Şişlilerin Konağı' hâline gelmesiyle semtin adının Şişli olarak kaldığı anlatılıyor.

Şaşkınbakkal: Henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde yaz günleri denizden yararlanmak için bölgeye gelenlere bir bakkal dükkanı açıldığını görenler, burada iş yapılmayacağını düşünerek bakkala "şaşkın bakkal" yakıştırması yaptılar. Bundan sonra da semt Şaşkınbakkal olarak anılmaya başlandı.

Sütlüce: Bugün Sütlüce semtinin olduğu yerde Süt Menbat isimli bir Rum köyü vardı. Köyün bir köşesindeki bakır bir kadın heykelinin memelerinden su akar; bu suyun, kadınların sütünü çoğalttığına inanılırdı. Bundan dolayı semt, Sütlüce olarak anılır oldu.

Tahtakale: Sözlük anlamı 'kale altı' olan Taht-el-kale'nin bozulmasıyla Tahtakale'ye dönüşen semtin, Mercan ya da Beyazıt dolaylarındaki eski sur benzeri yapının aşağı kotunda yer aldığı için bu ismi aldığı tahmin ediliyor.

Taksim: Osmanlı zamanında sucuların; suyu, halka taksim ettikleri yer, Taksim olarak anılmaya başlandı.
Teşvikiye: Sultan Abdülmecit'in bir mahalle kurulması için teşvikte bulunduğu semtin adı Teşvikiye olarak kaldı. Bu durumu, Harbiye Karakolu ile Rumeli ve Valikonağı Caddelerinin kesiştiği kavşakta bulunan iki taş belgeleliyor.

Unkapanı: Bazı satış yerlerinde Arapça'da 'Kabban' adını taşıyan büyük teraziler bulunduğundan, buraları Kapan adını taşırdı. Sahiline buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt bu adı aldı.

Üsküdar: Bizans devrinde, Skutari denilen asker kışlaları, şehrin bu yakasında yer aldığı için semt Skutarion diye anılıyordu. Bu isim zamanla Üsküdar'a dönüştü.

Veliefendi: Hipodrom bir zamanlar Şeyhülislam Veli Efendi'nin sahibi olduğu topraklar üzerinde kurulduğundan semtin adı Veli Efendi'yle anılıyor.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



Konfüçyus, bazı insanlara bir şey öğretmenin en iyi yolunun bunu örneklerle göstermek olduğunu biliyordu. Bu yüzden sınıfın tam karşısına geçti. Eline bir vazo aldı, tüm öğrencilerin görebileceği şekilde vazoyu havada tuttu. Diğer elinde bir elma vardı.

Öğrencilerin meraklı bakışları arasında, elmayı vazonun içinde bıraktıktan sonra, vazoyu yere koydu ve şöyle dedi:
"Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir."


Çocuklardan biri açıkmıştı, ilk o davrandı ve elini vazonun dar ağzından içeri soktu. Elmayı yakaladı, çıkarmaya çalışıyor ama başaramıyordu. "Elimi çıkaramıyorum!"


Konfüçyus,
"Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır," dedi.


Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu; ama sonunda zorunlu olarak bıraktı. Elini vazodan çıkardığında, yüzünde şaşkınlık okunuyordu. Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?


Konfüçyus, vazoyu yerden alıp ters çevirdi. Elma vazonun içinden yuvarlanıp avucunun içine düştü. Çocukların hepsi birden gülmeye başladı. Aslında o kadar basit bir şeydi ki bu! Konfüçyus, "Fakat bu, göründüğü kadar basit değil," dedi. Elmayı havada tutuyordu konuşurken.

"Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, zor bir iştir. Onu bırakabilmek de bir beceridir. Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman buna son vermelisiniz. Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst davranmıyorsanız, bu hilekarlığı hemen durdurmalısınız. İşte, ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz.

14/9/2009 - VAZGEÇEBİLMEK.....

Kategori: Bunlarda benden
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/8/2009 - Gökkuşağının Hikayesi

Kategori: Bunlarda benden

GÖKKUŞAĞININ HİKAYESİ


Gökkuşağının renkleri birgün başlamışlar kavgaya … Yağmur çıkmış ortaya, durun demiş onlara …
Dünyanın bütün renkleri bir gün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar:
YEŞİL demiş ki:
- “Elbette en önemli renk benim..ben hayatın ve umudun rengiyim..çimenler,ağaçlar,yapraklar için seçilmişim… Şöyle bir yeryüzüne bakın, her taraf benim rengimle kaplı…”
MAVİ hemen atılmış:
- “Sen sadece yeryüzünün rengisin… ya ben? Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir, ve huzur olmadan siz hiçbir işe yaramazsınız”
SARI söz almış:
- “Siz dalga mı geçiyorsunuz? Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim..güneşin rengiyim.. ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz”
TURUNCU onun sözünü kesmiş:
- “Ya ben?? Ben sağlık ve direncin rengiyim…insan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim rengimde
bulunur..portakalı, havucu düşünün.. ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın”
KIRMIZI daha fazla dayanamamış:
- “Ben hepinizden üstünüm!!! Ben kan rengiyim!! Kan olmadan hayat olur mu!! Ben tehlike ve cesaretin
rengiyim!!! Savaşın ve ateşin rengiyim!! Aşkın ve tutkunun rengiyim!.. Bensiz bu dünya bomboş olurdu!..”
MOR ayağa kalkmış:
- “Hepinizden üstün benim.. ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar, liderler beni seçmişlerdir.. ben otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz… Dinler ve itaat ederler”
Ve bütün renkler hep bir ağızdan kavgaya tutuşmuşlar… her biri diğerini itip kakıyor “en büyük benim” diyormuş… Derken… Bir anda şimşekler çakmış ve yağmur damlacıkları gökten düşmeye başlamış…
Bütün renkler neye uğradıklarını şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar…
Ve YAĞMUR’un sesi duyulmuş…
- “Sizi aptal renkler..bu kavganızın anlamı ne, bu üstünlük çabanız neden? Siz bilmiyor musunuz ki her biriniz farklı bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz kendinize özelsiniz… Şimdi el ele tutuşun ve bana gelin”
Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmışlar.. el ele tutuşup birlikte gökyüzüne havalanmışlar ve bir yay seklini almışlar..
Yağmur onlara “bundan böyle…” demiş..”her yağmur yağdığında siz birleşip bir renk cümbüşü halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksınız ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar, güç bulacaklar..insanlara yarınlar için umut olacaksınız…..gökyüzünü
bir kuşak gibi saracaksınız ve size G Ö K K U Ş A Ğ I diyecekler..
anlaştık mı?”
Bu yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa, ardından gökyüzünde G Ö K K U Ş A Ğ I belirir…
Biz de gökkuşağındaki o renkler gibi birbirimizden farklıyız ve
hepimiz özeliz… Bunu bilerek etrafımızla uyum içinde yaşamalıyız...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/11/2008 - BEN SENİN ANANI DA ALIP GİTME İHTİMALİNİ SEVDİM....

Kategori: Bunlarda benden
BEN SENİN ANANI DA ALIP GİTME İHTİMALİNİ SEVDİM



sıcak ve uluslararası vip salonlarında vazgeçtim vatandaş olmaktan
ve evrak çantamda baharlı havyar kokusuydu makam...
ben sana bir gün "artistik yapma lan" deme ihtimalini sevdim.
meclisin çiğ köfte kokan, mısır lekeli yıllarında
ankara'da petrol krizli sonbaharlar yaşanırdı o zaman
kızmaya başladım herkese...
ve bu öfke öyle uzun sürdü ki, adam gibi öfkeleri özlemeye başladım sonra..
bizim necip fazıl'larımız vardı...
bir de rahlelerin üstüne yazı yazma imkanı...
yumurta kokan kimi arkadaşlarla paylaşılan kahverengi sıralarda*,
sağcılık oynamaya başladık..
ben başbakan oluyordum sen maliye bakanı, geri kalanlar milletvekili...
sarı boyalarla unut ikliminde harfler yazılıyordu pütürlü duvarlara ve
türk dil kurumu'na inat bir türkçeyle...
ağbilerimizden öğrendik, a harfinden ampul figürleri türetmeyi..
ankara'ya usul usul amerikan emirleri yağıyordu.
ve açık-kapalı mekanlarda savaşmayı öneriyordu haber bültenleri.
oysa ankara'da hiç bağırmadım ben.
parti disiplin kurulunda tartışılan öfkem olmadı benim..
meclisçe gidilen ziyaretlerde canımızı sıkan çıkıntı vatandaşları saymazsak..
ankara'ya usul usul nefret yağıyordu..
ve çizmenin belli bir noktasını aşmamayı öneriyordu haber bültenleri.
oysa hiç öyle çizmem olmadı benim
ve hiç bir çizimi de mahkemesiz bırakmadım
karikatürlerin ortasında sevimli bir başbakan yüzüydüm sadece
sana ulanlar biriktiriyordum vatan bilgisi defterimde, ama sen yoktun
ben, senin beni kızdırabilme ihtimalini seviyordum, suni memleket ziyaretlerinde
özel uçak beni hep zamansız, amansızca bir doğu griliğine götürüyordu
ben, senin benimle kasımpaşa'da atışabilme ihtimalini seviyordum.

ben, senin ananı alıp gitme ihtimalini seviyordum.

dip sıcağı koltuğa çekiyor da tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini
sonra uçak oluyordum, havadaki yolların çare bilmez sürgünü
ne yana baksam çiftçi ve vatandaş sanıyordum
mersin ovasının yalancı maviliğini
kızıveriyordum bir süre
yanımıza gelen kötü ağızlılarla yarışıyordum, yanağım uçak camının garantisinde
uçak oluyordum
bir şehirden bir iç şehire
vatandaşa yaklaştıkça büyüyordum.
paranın sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin
korkuyordum
sonra iniyordum uçaktan
havaalanından şehir meydanına giden, ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa, ömrümün en kızgın,
ömrümün en sinirli yolunu koşuyordum.
çünkü sonunda hısım oluyordum, hasım kokuyordum sonunda..
sıcak ve uluslararası vip salonlarında vazgeçtim vatandaş olmaktan
ve evrak çantamda baharlı havyar kokusuydu makam
ben seninle bir gün van'daki bir kent meydanında
ben seninle sadece gelmek zorunda kalanların geldiği
bir yol üstü lokantasında
ben seninle, ağrı dağına pastörize yumurta kıvamında bakan
doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak yolunda
ben seninle herhangi bir insan dilinin
kemiksiz coğrafyasında olma ihtimalini sevdim

ben senin, ananı alıp gitme ihtimalini sevdim!
 
 
 
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Hayatın içinden Biri...Tüm zorukların sadece sevgi ile aşılabildiğine inanan ve bunu yaşayan biri..

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta
http://www.24haber.com
http://www.myheritage.com/collage

Kategoriler

Google Gruplar Beta
Bu grubu ziyaret et
Google
 

Arkadaşlarım

raciegi
tekeli
yusufebb
dentist2163
arzumeyp
buzy
alkarina
yagmurluadam
mavioda
kutular
mufituzman
omerekincimicingirt
gizemliadam
gergin
yunusakar41
sarap62
ayvalikli
hilalineglencesayfasi
cazibelibocek
leti
ergunpembe67
guasimode
belitt
fatoscb
djakif
pefa
karamsar55
Türkçe - Ýngilizce Sözlük
ç - ý - ð - ö - þ - ü
Kelime: